Cansu’nun yüzündeki renk saniyeler içinde çekildi. Gözleri faltaşı gibi açıldı, dudakları titredi ama tek bir kelime edemedi. Sadece yutkunmaya çalıştı. Tam o sessizliğin ortasında dış kapının kilidi açıldı. Emre’nin “Ben geldim, sıra vardı araba işi uzun sürdü biraz!” diyen neşeli sesi koridorda yankılandı. Ayak sesleri doğrudan salona yöneldi, beni göremeyince misafir odasına doğru geldi.
Ben yerimden kıpırdamadım. Gözlerimi Cansu’nun o korkak, küçülmüş silüetinden ayırmadan buz gibi bir ifadeyle bekledim. Emre, kapının pervazında belirip bizi o şekilde görünce donakaldı. Elimdeki tableti, Cansu’nun bembeyaz olmuş yüzünü ve benim o anki duruşumu gördüğünde, neyin içine düştüğünü anında anladı. Elindeki anahtarlık büyük bir gürültüyle parkeye düştü.
“Hayatım…” diye geveledi Emre. “Dur, açıklayabilirim.”
“Neyi açıklayacaksın?” diye bağırdım, sesim artık fısıltıdan çıkmış, bütün evi inleten, yılların birikimi olan bir çığlığa dönüşmüştü. “Aylardır gözümün içine baka baka beni nasıl aptal yerine koyduğunuzu mu? Benim evimde, benim yatağımın bir oda ötesinde yaşadığınız o iğrençliği mi? Neyi açıklayacaksın Emre!”
Emr