Bir yetimhanede büyüdüm...

Bu sırada hayatım, her hayat gibi akıp gitti. Okulu bitirdim, çalıştım, çok genç yaşta evlendim, boşandım, taşındım, terfi aldım, hazır kahve yerine düzgün kahve içmeyi öğrendim. Dışarıdan bakıldığında; normal, biraz sıkıcı bir hayatı olan, işinde gücünde bir kadın gibi görünüyordum. İçeride ise kardeşimi düşünmeyi asla bırakmadım. Bir mağazada didişen kardeşleri gördüğümde o his yine gelirdi. Geçen yıla saralım. Kahverengi örgülü saçları olan ve ablasının elini tutan bir kız gördüğümde içim cız ederdi.

Bazı yıllar internetten ve ajanslar aracılığıyla izini sürmeye çalıştım. Diğer yıllar ise aynı çıkmaz sokağa toslamanın acısıyla baş edemedim. O, yasını tam tutamadığım bir hayalet olmuştu. Geçen yıla saralım. Şirketim beni üç günlük bir iş gezisi için başka bir şehre gönderdi. Eğlenceli bir yer bile değildi; sadece ofis binaları, ucuz bir otel ve düzgün bir kahve dükkanının olduğu bir yer. İşte o zaman gördüm. İlk gecemde yiyecek bir şeyler almak için yakındaki bir markete girdim. Yorgundum, e-postaları düşünüyordum, sabah 7’ye toplantı koyan kişiye içimden söyleniyordum.

Bisküvi reyonuna saptım. Orada dokuz ya da on yaşlarında küçük bir kız duruyordu; sanki hayatının en büyük kararını veriyormuş gibi ciddiyetle iki farklı bisküvi paketine bakıyordu. Yukarı uzanırken ceketinin kolu aşağı kaydı. İşte o zaman gördüm. Sanki bir duvara çarpmış gibi durdum. Bileğinde kırmızı ve mavi renklerden örülmüş ince bir bileklik. Sanki bir duvara çarpmış gibi durdum. Sadece benzer değildi. Aynı renkler. Aynı gevşek örgü.
Reklamlar