Bir yetimhanede büyüdüm...

Aynı çirkin düğüm. Sekiz yaşımdayken yetimhaneye bir kutu el işi malzemesi gelmişti. Yığından biraz kırmızı ve mavi ip aşırmış, büyük kızların taktığı o “arkadaşlık bilekliklerinden” yapmak için saatlerce uğraşmıştım. Çocuğun bileğindeki bilekliğe bakakaldım. Eğri büğrü ve çok sıkı olmuşlardı. Birini kendi bileğime bağladım. Diğerini Merve’ninkine. “Beni unutma diye,” demiştim ona. “Farklı ailelere gitsek bile.” Gittiğim gün hâlâ bileğindeydi. Bu çocuğun bileğindeki bilekliğe bakakaldım. Parmaklarım, sanki vücudum onu yapışımı hatırlıyormuş gibi karıncalandı.

“Onu kaybedemem yoksa annem ağlar.” Bir adım yaklaştım. “Selam,” dedim nazikçe. “Bilekliğin gerçekten çok havalıymış.” Bana baktı; korkmuş değil, sadece meraklıydı. “Teşekkürler,” dedi bilekliğini göstererek. “Bunu bana annem verdi.” “O mu yaptı?” diye sordum, bir deli gibi görünmemeye çalışarak. Küçük kız başını salladı. Elinde bir mısır gevreği kutusuyla bir kadın bize doğru yürüyordu. “Küçükken özel birinin onun için yaptığını söyledi,” dedi kız. “Şimdi de benim oldu.

Onu kaybedemem yoksa ağlar.” Boğazım düğümlense de buna hafifçe güldüm. “Annen burada mı?” “Evet,” dedi reyonun ilerisini işaret ederek. “İşte orada.” Baktım. Elinde bir mısır gevreği kutusuyla bir kadın bize doğru yürüyordu. Kadın kıza gülümsedi, sonra bana baktı. Koyu renk saçlarını toplamış. Ağır bir makyajı yok. Kot pantolon. Spor ayakkabılar. Otuzlu yaşların başı veya ortası. Göğsümde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Gözleri. Yürüyüşü. Etiketleri okurken kaşlarını hafifçe çatışı….
Reklamlar