Torunumun Burnundaki doğum lekesini görünce

Hastanenin o kalabalık odası bir anda silindi. Kendimi yeniden o eski, soğuk koğuşta, kucağımda nefesi kesilmiş minik Ali ile otururken buldum. Doktorlar "nadir bir kalp yetmezliği" demişlerdi. O gün, o küçük lekeyi son kez öpüp onu toprağa verdiğimde, hayatımın bir parçasının da onunla gittiğine inanmıştım. Şimdi ise karşımda duran bu bebek, sanki o gün yarım kalan bir cümleyi tamamlamak için gelmişti. "Anne, iyi misin? Rengin soldu," diyen Meltem’in sesiyle kendime geldim. Bir şey diyemedim. Sadece titreyen parmaklarımla o izin üzerinden hayalet gibi geçtim. Ten aynı ten, işaret aynı işaretti. Eve döndüğümüzde içimdeki fırtına dinmek bilmedi. Bu bir tesadüf olamazdı. Tıpta genetiğin gücünü biliyordum ama bu kadar spesifik, bu kadar eşsiz bir işaretin otuz yıl sonra geri dönmesi mucizeden başka neyle açıklanırdı? Gece boyu eski albümleri karıştırdım. Ali’nin sadece birkaç saatlik ömründen kalan o tek siyah beyaz fotoğrafı buldum. Fotoğraf yıpranmış olsa da leke oradaydı; gururla taşınan bir nişan gibi. Yan yana koyduğumda, torunum Umut ile Ali arasındaki benzerlik ürpertici boyuttaydı. Korkuyordum. Aynı işaretin aynı kaderi getirip getirmediği düşüncesi beynimi kemiriyordu
Reklamlar