YAŞLI KOMŞUSUNA 3 YIL BOYUNCA BAKTI

Orada olmalıydım,” diye fısıldadı. “O gün onu kontrol etmeliydim.”

Annesi ona daha sıkı sarıldı. “Hakan, sen üç yıl boyunca onun yanındaydın. Ona, çoğu insanın bir ömür boyu verdiğinden daha fazlasını verdin.”

“Ama yalnızdı.”

“Hayır,” dedi annesi yumuşakça. “Senin sayende yalnız değildi.”

Hakan kutuya tekrar bakınca fotoğraf albümünü buldu. İlk sayfalarda Leman Hanım’ın gençlik halleri, bir bahçede gülerken çekilmiş fotoğrafları vardı. Sonra koyu saçlı, ön dişleri eksik, parlak gözlü küçük bir çocuğun fotoğrafları geliyordu. Torunu.

Son sayfaya ise Hakan’ın daha önce hiç görmediği bir fotoğraf iliştirilmişti. Bu, Hakan ve Leman Hanım’dı. O günü hatırladı. Hakan, saksı standının kırık bacağını tamir ettikten sonra annesi verandada çekmişti bu poşeti. Leman Hanım dizinde bir battaniyeyle koltuğunda oturuyor, Hakan ise yanında mahcup bir şekilde sırıtıyordu; kadın onun elini tutmuştu.

Arkasında Leman Hanım şöyle yazmıştı: “Gönül bağım, seçtiğim torunum.”

Hakan başparmağıyla kelimelerin üzerinden geçti. O öğleden sonra kutuyu içeri taşıdı ve fotoğrafı masasına koydu. Bir hafta sonra, Leman Hanım kasabanın yakınındaki o küçük mezarlıkta defnedilirken, Hakan ceketinin altına o mavi kazağı giymişti.

Cenazede tanımadığı bir adam herkesten uzakta durmuş, elleriyle yüzünü kapatarak ağlıyordu. Albümdeki çocuktan daha yaşlı görünüyordu ama Hakan anlamıştı. O, Leman Hanım’ın torunuydu.

Törenden sonra adam ona yaklaştı. Sesi titreyerek, “Sen Hakan mısın?” diye sordu. Hakan başıyla onayladı.

“Senden bahsetmişti mektubunda,” dedi adam. “Benim gelmediğim zamanlarda senin hep orada olduğunu yazmış.”

Hakan ne diyeceğini bilemedi, sadece “Sizi çok özlemişti,” diyebildi.

Adam gözlerini kapattı. “Biliyorum.”

Hakan, çiçeklerin rüzgarda titrediği mezara doğru baktı. Yıllarca Leman Hanım’ın pazar poşetlerini taşıdığını, evini temizlediğini ve yalnız saatlerini geçirmesine yardım ettiğini sanmıştı. O kutuyu açtıktan sonra gerçeği anlamıştı.

Aslında Leman Hanım da ona yardım ediyordu.

Ona, nezaketin önemli olması için yüksek sesli olmasına gerek olmadığını öğretmişti. Okul çıkışı bir kap çorbayla gelebilirdi. Eski bir diziyi izlerken sessizce yanında oturabilirdi. Birisi sevildiğini hatırlayana kadar o kapıyı çalmaya devam edebilirdi.

Ve Hakan, o günden sonra insanlar için orada olmaktan hiç vazgeçmedi.

Peki, asıl soru şu: Nezaket, birinin elinde kalan tek aile bağı olduğunda, “bu benim yüküm değil” diyerek arkaya mı bakarsınız, yoksa sevginin gerçek olması için her zaman aynı kandan gelmek gerekmediğini kanıtlamak için orada olmaya devam mı edersiniz?
Reklamlar