Genel müdürün torunu da oradaydı. Artık yürümeye başlamıştı; tombul bacakları üzerinde yalpalamayarak benim oğluma doğru gidiyordu. Birlikte kıkırdıyor, atıştırmalıklarını paylaşıyor ve kendi bebek dillerinde bıcır bıcır konuşuyorlardı. Onları izlemek, umudun kendisini izlemek gibiydi. Neredeyse hiç tanışamayacak olan iki küçük hayat, şimdi yan yanaydı. Bir öğleden sonra onları cam bölmenin arkasından izlerken genel müdür yanıma geldi. Bakışları yumuşadı. "Bana torunumu geri verdiniz," dedi. "Ama aynı zamanda başka bir şey daha verdiniz. Bana iyiliğin hâlâ var olduğunu hatırlattınız." Gülümsedim. "Siz de bana aynısını verdiniz," dedim sessizce. "İkinci bir şans." Bazen geceleri hâlâ hayali ağlama sesleriyle uyanıp oğlumun beşiğine koşuyorum. Ama sonra o sabahki ışığın sıcaklığını, kreşteki iki bebeğin gülüşünü ve tek bir şefkat anının her şeyi nasıl değiştirdiğini hatırlayarak derin bir nefes alıyorum. Çünkü o gün o bankta, sadece bir çocuğu kurtarmamıştım. Aynı zamanda kendimi de kurtarmıştım.