Kaza ağırdı. Doktorlar yaşamasını bile mucize olarak nitelendirdi. Ama mucizenin bir bedeli vardı: omurilik zedelenmesi. Bir daha asla yürüyemeyecekti.
Hastane koridorlarında sabahlarken, ailemin yüzündeki ifadeyi hiç unutmadım. Üzüntüden çok hesap vardı bakışlarında.
“Bunu sırtlanmak zorunda değilsin,” dedi annem.
“Hayatını bir fedakârlık masalına çevirme,” dedi babam. “Daha iyisini hak ediyorsun.”
Onların “daha iyisi” dediği şey yürüyebilen, kariyer planı olan, çevrelerinde saygın görünen biriydi. Onlar için aşk bir lükstü; itibar ise zorunluluk.
Onu bırakmadım.