İnci, “Dün gece annemizi başka şehre götüreceklerini söylediler,” dedi. “Bizi de götüreceklerdi. Ama annem, bizi kimsenin bulamayacağı bir yere götüreceklerini duydu.”
Küçük bir çocuğun cümleleri eksik, kopuk olabilirdi. Yine de içinde bulunduğumuz tehlikeyi anlamama yetmişti. Karakoldaki görevlilere duyduğum her şeyi aktarmak için not defterime yazmaya başladım. Elim titrediğinden kelimeler birbirine karışıyordu.
İnci masanın üzerindeki fotoğrafa baktı. Rahmetli eşimle sahilde çekilmiş eski bir fotoğrafımızdı. “O senin baban mı?” diye sordu. “Hayır,” dedim, “eşimdi. Artık aramızda değil.” Bunun üzerine iki kardeş bir süre sessizleşti. Irmak sonra usulca, “Bizim babamız da dönmüyor,” dedi. İçimdeki düğüm biraz daha sıkılaştı.
Fakat tam konuşmam bitmişti ki kapı zili çaldı.
Dürbünden baktım. Az önceki adam, yanında orta yaşlı bir kadınla kapımdaydı. Kadının elinde çocuk montları vardı.
“Figen Hanım!” diye seslendi adam. “Mahallede yeni olduğumuz için yanlış anlaşıldık. Çocuklarım sizdeyse onları alıp gidelim.”
Biraz önce yeğenlerim demişti. Şimdi çocuklarım diyordu.