Mezarlıktan Ayrılıp Kiralık Küçük Evime Döndüğümde...

Üzerime dikilen meraklı ve yargılayıcı bakışları hissedebiliyordum; huzurevi personeli, birkaç uzaktan tanıdık ve hastane çalışanları, 34 yaşındaki bir hasta bakıcının 82 yaşındaki bir kadınla neden alelacele evlendiğini kendi aralarında fısıldaşıyordu. Benim içinse bu evlilik, yalnızlıkla mühürlenmiş bir ömrün son nefesine uzatılan bir şefkat elinden başka bir şey değildi.

Mezarlıktan ayrılıp kiralık küçük evime döndüğümde hava kararmıştı. Odaya adım atar atmaz montumu bile çıkarmadan Gülizar Teyze’nin —artık resmi kayıtlardaki adıyla eşimin— çantasını masanın üzerine koydum.

Yıllardır yanından ayırmadığı, hemşirelerin dokunmasına bile tahammül edemediği o eski, fermuarları aşınmış hastane çantası karşımda öylece duruyordu. Parmaklarım titreyerek fermuarı çektim.

Çantanın içinde beklediğim gibi ziynet eşyaları ya da yüklü miktarda para yoktu. En üstte, sararmış ve kenarları kıvrılmış eski bir fotoğraf albümü, hemen altında mühürlü kalın bir zarf ve en dipte ise kadife bir kutu bulunuyordu.

İlk olarak mühürlü zarfı aldım. Üzerinde titrek ama son derece zarif bir el yazısıyla benim adım yazıyordu: “Oğlum, yoldaşım ve son nefesimin emanetçisi…” Zarfı açıp içindeki mektubu okumaya başladım.
Reklamlar