“Kadife kutuyu aç evlat. İçinde küçük bir anahtar ve bir adres bulacaksın. O adres, benim çocukluğumun geçtiği, bahçesinde asırlık çınar ağaçları olan eski köşküme ait.
O köşkün tavan arasında Cihan’ın çocukluk eşyaları ve benim bütün anılarım var. Senden tek bir ricam var: Bu serveti kendi hayatını güzelleştirmek için kullan, ama o köşkü asla satma. Orası, kimsesiz kalan sokak çocuklarının ve senin gibi kalbi temiz hasta bakıcıların sığınacağı bir yuva olsun. Adını da ‘Merhamet Evi’ koy.”
Titreyen ellerimle kadife kutuyu açtım. İçinden pirinç bir anahtar ve eski bir köşkün tapu sureti çıktı.
Ertesi gün avukat Selim Bey ile buluştuk. Selim Bey, Gülizar Teyze’nin aslında dönemin en köklü ailelerinden birinin son varisi olduğunu, oğlunun yıllardır onu aradığını ama Gülizar Teyze’nin vasiyetini ancak resmi bir evlilik bağı ile sağlama alabildiğini anlattı.
Birkaç hafta içinde hukuki süreçler tamamlandı. Mahkemeye itiraz etmeye çalışan ve yıllardır annesini arayıp sormayan o biyolojik oğlu, karşıma çıkıp tehditler savurduğunda sadece gözlerinin içine baktım ve Gülizar Teyze’nin mektubundan bir cümle okudum: “Merhametin olmadığı yerde servet sadece bir yüktür.” Sessizce çekip gitti.
Gülizar Teyze’nin vasiyetine harfiyen sadık kaldım. O eski köşkü baştan aşağı yenilettim. Bahçesindeki çınarların altına yeni banklar koyduk, odalarını ise kimsesiz yaşlılar ve sokakta kalan çocuklar için sıcacık birer yuvaya dönüştürdük. Kapısına da onun istediği gibi büyük, pirinç bir tabela astık: Gülizar Merhamet Evi.