Beynimin içi uğulduyordu. Gözyaşlarım öfkeden ve hayal kırıklığından kurumuştu. Benim fedakar, melek gibi sandığım üvey annem aslında beni yıllarca korkunç bir yalanın içinde yaşatmıştı. Benim haberim bile olmayan biyolojik bir oğlu vardı; üstelik bir suçluydu ve cezaevindeydi. Cavidan, babamın vefatından sonra onun mirasını gizlice kendi üzerine geçirmiş, yetmezmiş gibi o “hastayım, bakıma muhtacım” yalanıyla beni günde 14 saat çalışmaya mahkum edip tüm kazancımı bu suçlu oğlunu kurtarmak için kullanmıştı. Ben, beni sevdiğini sanarak ona minnet duyarken; o, arkamdan bana “aptal kız” diyen o adamla iğrenç planlar yapıyordu.
Tam o sırada banyo kapısının kilidi tıkırdadı. Cavidan, yüzünde her zamanki o tatlı, yorgun ve şefkatli gülümsemesiyle dışarı adımını attı. “Aylinciğim, canım kızım, sen çay…”
Sözleri, elimdeki o açık siyah metal kasayı ve mektupları gördüğü an boğazına dizildi. O sevecen, titrek yaşlı kadın maskesi saniyeler içinde paramparça oldu. Gözlerindeki o sahte şefkat silindi, yerine buz gibi, hesapçı ve sert bir ifade yerleşti. Yüz hatları gerildi, duruşu bile dikleşti.