12 YAŞINDAKİ KIZIM, KANSERLE MÜCADELE EDEN

Cem’in son haftalarında odasına sık sık girip çıkan, bazen onunla kapalı kapılar ardında uzun uzun konuşan adam.

Masada ise kahverengi, eski bir dosya duruyordu.

Dosyanın üzerinde eşimin adı yazılıydı.

CEM ARSLAN.

Nefesim kesildi.

“Bu dosya neden burada?” diye sordum.

Doktor Barış cevap vermeden önce müdüre baktı.

Müdür sessizce odadan çıktı ve kapıyı arkasından kapattı.

İçimde kötü bir his büyüyordu.

Doktor Barış ayağa kalktı.

“Size bunu böyle anlatmak istemezdim,” dedi.

“Ne anlatmak?”

İdil başını kaldırdı.

“Anne, önce otur.”

Kendi kızımın sesindeki ciddiyet beni daha da korkuttu.

Sandalyeye çöktüm.

Doktor dosyayı önümde açtı.

İlk sayfada Cem’in hastane kayıtları vardı.

Sonraki sayfada ise bir isim gördüm.

GÖKÇE KARACA.

“Bu ne demek?” dedim.

Doktor Barış derin bir nefes aldı.

“Eşiniz Cem Bey, hayatını kaybetmeden yaklaşık iki ay önce Gökçe’nin tedavi gördüğünü öğrenmiş.”

Şaşkınlıkla Gökçe’ye baktım.

“Cem Gökçe’yi tanıyor muydu?”

Gökçe’nin annesi olduğunu sonradan öğreneceğim kadın, odanın köşesinden öne çıktı.

Onu daha önce fark etmemiştim.

Kadının gözleri ağlamaktan kıpkırmızıydı.

“Tanıyordu,” dedi.

Kalbim deli gibi atmaya başladı.

“Nereden?”

Kadın bir an konuşamadı.

Sonra çantasından katlanmış bir kâğıt çıkardı.

“Bundan yıllar önce eşiniz benim ağabeyimdi.”

Ne söylediğini anlamam birkaç saniye sürdü.

“Ne?”

Kadının adı Derya’ydı.
Reklamlar