Bu hareket… bu “tek hamle”… içimdeki şüpheyi büyüttü. Düşen bir sandalyeyi bu kadar rahat kaldırmak, üst üste binen duyguların arasında gözümden kaçması gereken bir ayrıntıydı belki. Ama kaçmadı.
“Yardım et,” dedi, sesi yine o tanıdık soğukluğa dönmüştü.
Ayağa kalktım. Ellerim titriyordu. Sandalyeyi tutup ona doğru çevirdim. Ethem, kollarıyla kendini çekip oturdu. Yüzünde hiçbir acı belirtisi yoktu. Ne bir zorlanma, ne bir sızlanma. Sanki bu hareketi günde yüz kere yapıyordu.
Ben de, sanki beynim ikiye bölünmüş gibi, bir yanımla düğün gecemi yaşamaya çalışıyor, diğer yanımla az önce hissettiğim şeyi yakalayıp bırakmıyordum.
“İyi misin?” diye sordum, bu sefer daha net.
“İyiyim,” dedi. “Sen?”
“Ben… bilmiyorum.”
O an, gözlerimiz tekrar kilitlendi. O soğuk duvarın arkasında, kıpırdayan bir şey vardı. Bir korku mu, bir öfke mi, yoksa… yakalanmış olmanın verdiği o çıplak çaresizlik mi? Bir saniyeliğine, Ethem’in mermer yüzü insanlaştı.
“Lale,” dedi, adımı ilk kez bu kadar yumuşak söyledi. “Bunu konuşmak istemiyorum.”
“İstemiyorsun çünkü…” Sözüm yarım kaldı. Çünkü dilim, zihnim kadar hızlı değildi. Çünkü bir gerçeği yüksek sesle söylemek, onu geri dönülmez hale getirirdi.
Ethem, gözlerini yere indirdi. Bu bile tuhaftı. Çünkü düğün boyunca hiçbir şey onu yere baktırmamıştı.
“Çünkü ne?” diye sordu.
Ben nefes aldım. “Çünkü… felç değilsin.”
Odanın içinde bir sessizlik yayıldı. Öyle ağırdı ki, sanki saat tiktakları bile yavaşladı.