Ethem’in yüzü kasıldı. Bir an, bana bağıracağını düşündüm. Ya da beni küçümseyip dalga geçeceğini. Ama yapmadı.
Sadece, yavaşça başını kaldırdı. Gözleri ilk kez gerçekten bana baktı. Soğuk değil… sert değil… yalın.
“Ne gördün?” dedi.
“Görmedim,” dedim. “Hissettim.”
Ethem dudaklarını araladı. Sonra kapadı. Sanki doğru kelimeyi seçmeye çalışıyordu. Sonunda, sandalyesinin koluna parmaklarını bastırdı ve kendini biraz öne itti.
“Bunu kimseye söylemeyeceksin,” dedi.
Bu bir rica değildi. Bir emir gibi de değildi. Daha çok… hayatta kalmak için söylenen bir cümleydi.
“Niye?” dedim. “Niye yalan söylüyorsun? Niye—”
“Çünkü başka şansım yoktu,” dedi sertçe. “Çünkü o kazadan sonra… herkes beni parçalamaya başladı.”
“Kim?”
Gülümsedi. Ama bu gülümseme mutlu değildi. Acıydı. “Ailem. Avukatlar. Basın. ‘Black ailesinin tek varisi, sakat kaldı’ manşetleri… Sonra sırada ne vardı biliyor musun? ‘Vasi atansın.’ ‘Şirket yönetimi devredilsin.’ ‘İmza yetkisi iptal edilsin.’”
Kalbim sıkıştı. “Yani… engelli rolü yaptın… şirketi korumak için mi?”
“İlk başta… evet,” dedi. “Sonra iş büyüdü. İnsanlar engelliliğime alıştı. Beni devre dışı bırakmayı bıraktılar. Çünkü zaten ‘zararsız’ bir adamdım. Herkes beni unuttu. Bu, bana hareket alanı sağladı.”
Bir an durdu. Sesi alçaldı. “Ama bazı insanlar… hâlâ benim düşmemi bekliyor.”
Ağzım kurudu. “Ve ben… bu planın neresindeyim?”
Ethem’in bakışı, bir bıçak gibi keskinleşti. “Sen?”
“Evet.” Sesim yükseldi. “Ben neden buradayım, Ethem? Annem… borçlar… bu evlilik… Bu da mı planının parçası?”
Ethem bir an sustu. Sonra başını iki yana salladı. “Hayır. Sen… benim planım değildin.”
İçimde bir şey koptu. “Ama benim hayatım plan oldu!”
O an, Ethem’in yüzü değişti. Sanki öfkesinin altından bir suçluluk çıktı.
“Senin borçlarını biliyordum,” dedi. “Annen bana geldi. Dedi ki… ‘Kızım seni iyileştirir.’”
Donup kaldım. “Ne?”
Ethem nefesini verdi. “Bunu bir ‘anlaşma’ gibi sundu. Para karşılığı evlilik. Ben de… kabul ettim.”
Sözler, beynime çarpıp yankılandı. Annem… bana gözyaşıyla gelen annem… aslında önce ona gitmişti.
“Yani…” dedim, dudaklarım uyuşmuştu. “Beni satın aldı.”
Ethem hemen konuştu. “Ben seni satın almadım.”
“Öyle mi?” diye fısıldadım. “Benim rızam, borçla sıkıştırılmış bir rızaydı.”
Ethem’in elleri, sandalyesinin kollarına daha sıkı yapıştı. Sonra bir şey yaptı ki, gözlerime inanamadım: Yavaşça, dikkatle… iki ayağını yerden kaldırıp… dizlerini çok hafif hareket ettirdi.
Bu, yürümek değildi. Ama felçli birinin yapamayacağı bir şeydi.
“Bak,” dedi, sesi kırılmış gibiydi. “Ben… eskisi gibi değilim. Tam değilim. Uzun süre tedavi gördüm. Yıllarca… kimseye söylemedim. Çünkü biri öğrenirse… tekrar üstüme çullanırlar.”
Gözlerim doldu. Öfkeden mi, şoktan mı bilmiyorum. “O zaman neden bana söylemedin?”
“Çünkü…” Bir an sustu. Sonra çok alçak bir sesle: “Çünkü sana güvenmek istedim… ama güvenmek, benim için zor.”
O cümlede bir şey vardı. Bir adamın yalnızlığının çıplak hali.
Ben geriye doğru bir adım attım. Başım dönüyordu. Bir yandan onun yalanı, diğer yandan annemin ihaneti, bir yandan da… içimde kıpırdayan o tuhaf merak: Ethem gerçekten iyileşiyor muydu? Yoksa bu daha büyük bir oyunun parçası mıydı?
Telefonum komodinin üstünde titreşti. Ekranda annemin adı: “ANNE”