Hakan ona inanamayarak baktı. Gözlerinde öfke ve ihanete uğramışlık vardı. Hırsızların onuru yoktu.
"Beni yalnız mı bırakıyorsun Aylin?" diye tısladı Hakan. "Sanki bütün o şirket hesaplarındaki açığı beraber kapatmamışız gibi! Sanki o paraya senin o bitmek bilmeyen gizli borçların için ihtiyacın yokmuş gibi!"
"Sus!" diye çığlık attı Aylin. "Polis memuru bey, bu adam deli! İftira atıyor! Benim hiçbir şeyden haberim yok!"
Polis memuru elindeki kelepçeyi çıkardı. "İkiniz de bizimle geliyorsunuz. Anlaşılan karakolda anlatacak çok hikayeniz var."
Onlar Hakan'ın kollarına girerken, Aylin ağlayarak itiraz ediyor, koridora doğru sürükleniyorlardı. Odadaki o iğrenç, boğucu hava bir anda dağılmaya başlamıştı. Hakan kapıdan çıkmadan hemen önce son bir kez bana doğru baktı. Göz göze gelemedik çünkü gözlerim hala kapalıydı ama o karanlıkta bile onun o nefret dolu bakışını hissedebiliyordum.
Kapı kapandığında odada sadece Melek Hanım, Mert ve bir de şaşkınlıktan donakalmış olan nöbetçi hemşire kalmıştı.
Melek Hanım yatağıma yaklaştı, Mert'in yanına eğildi. "Geçti canım," dedi yumuşak bir sesle. "Artık güvendesiniz. Annen de çok yakında iyi olacak, eminim."
İşte o an, içimdeki o devasa öfke, yerini tarifsiz bir sevgiye ve yaşama tutunma arzusuna bıraktı. Oğlumun cesareti beni hayata bağlamıştı. Derin bir nefes aldım. Göğsümdeki o ağır yük yavaş yavaş kalkıyordu. Parmak uçlarımdaki o karıncalanma hissi kollarıma, oradan da boynuma doğru yayıldı.
Göz kapaklarımın ne kadar ağır olduğunu anlatamam. Sanki üzerlerinde tonlarca ağırlık vardı. Ama Mert'in o sıcacık nefesini yüzümde hissettiğimde, tüm gücümü topladım.