Kirpiklerim titredi. Ve 12 günlük karanlığın ardından, florasan ışığının o göz alıcı beyazlığı eşliğinde gözlerimi yavaşça araladım.
Bulanık görüş alanıma giren ilk şey, Mert'in o yaşlı ama umut dolu gözleri oldu. Dudaklarımı zorlukla, kurumuş bir yaprak gibi aralayarak, o çatallı, fısıltıdan farksız sesimle konuştum:
"Buradayım... Anne burada, bebeğim."
Mert boynuma sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlarken, Melek Hanım hemen doktorlara haber vermek için koridora koştu. Her şey bitmiş, kabus sona ermişti. En azından ben öyle sanıyordum.
Ta ki birkaç gün sonra, hastane odamda dinlenirken, komodinin üzerinde duran ve kazadan sonra polislerin eşyalarımın arasından çıkarıp oraya koyduğu o küçük, siyah not defterini görene kadar. O defter bana ait değildi. Uzun uğraşlar sonucu elimi uzatıp kapağını açtığımda, ilk sayfada kendi el yazımla yazılmış, ancak yazdığımı hiç hatırlamadığım o tek cümleyi okudum:
"Eğer bir gün uyanırsan, bil ki Mert senin öz oğlun değil."
Kalp atışlarımı gösteren monitörün sesi bir anda hızlanırken, odanın kapısı yavaşça aralandı...