Artık otuz iki yaşındaydım, üzerimde garson önlüğü yerine lacivert bir ceket vardı; elimde kahve potu değil, rezervasyon tableti taşıyordum. Ancak hafta sonlarımı hâlâ İstanbul Nişantaşı’ndaki Çınar & Başak’ta geçiriyordum. Çünkü iki yıl önce, on dokuz yaşındayken, beş parasızken ve vardiya aralarında artan ekmekleri yerken beni işe alan dükkân sahibiyle işletmeye ortak olmuştum.