Kızları sevmek çok kolaydı. Gaye zeki ve meraklıydı; sürekli dünyaya ona cevap borçluymuş gibi sorular sorardı. Ece daha sessizdi. İlk başlarda Demir’in bacağının arkasına saklanırdı. Bir ay sonra ise sanki beni hep tanıyormuş gibi kucağıma bir resimli kitapla tırmanmaya başlamıştı.
Demir ile evlenmeden önce bir yıl boyunca görüştük.
Göl kenarında küçük bir düğün yaptık. Sadece aile arasındaydı. Gaye çiçekten bir taç takmıştı ve her on dakikada bir pastayı soruyordu. Ece ise gün batmadan uyuyakalmıştı. Demir mutlu görünüyordu ama sanki mutluluğun kalıcı olacağına güvenmiyormuş gibi temkinli bir hali vardı.
Düğünden sonra onun evine taşındım.
Asla annelerinin yerini doldurmaya çalışmadım. Sadece yanlarında oldum. Onlara tostlar yaptım, çizgi film izledim. Ateşli hastalıklarında, hüsranla biten el işi denemelerinde ve sonu gelmez evcilik oyunlarında hep oradaydım.
Ev sıcak ve güzeldi. Büyük bir mutfak, boydan boya uzanan bir veranda... Her yerde oyuncaklar, duvarlarda aile fotoğrafları vardı.
Ve bir de kilitli bir bodrum kapısı.
Bunu ilk hafta fark ettim.
"Orası neden hep kilitli?" diye sordum bir gece.
Demir bulaşıkları kurulamaya devam etti. "Depo orası. Bir sürü ıvır zıvır var. Eski aletler, kutular falan. Çocukların canı yansın istemiyorum."
Bu kulağa mantıklı geliyordu. Ben de üstelemedim.