“Aman Allah’ım… Kemal. Yine mi?” derdi.
Dedem gülümseyerek tek kelimeyle cevap verirdi:
“Cumartesi.”
Ve bu, her şeyi açıklamaya yeterdi.
Bir hafta önce dedemi kaybettik.
Cenazeden sonra ev tuhaf bir şekilde sessizdi — sanki hiç gelmeyecek ayak seslerini bekliyordu. Babaannemle birlikte kaldım, elimden geldiğince yardımcı oldum. Boş odalara onunla konuştuğunu izledim; sanki dedem hâlâ oradaymış gibi.
Sonra cumartesi geldi.
Mutfakta durmuş, boş vazoya bakıyordum ki kapı sertçe çalındı.
Kapıda, elinde bir buket çiçek ve bir zarf olan yabancı bir adam duruyordu.
“Kemal Bey, ölümünden sonra bunu eşine teslim etmemi istedi,” dedi.
“Bugün. Cumartesi.”
Zarfın üzerinde tek bir isim vardı. Dedemin el yazısıyla yazılmıştı:
Emine
Babaannem titreyen ellerle mektubu açtı.
“Eğer bunu okuyorsan, bu benim artık hayatta olmadığım anlamına geliyor.
Hayatım boyunca senden bir gerçeği sakladım.
Bunu bilmeyi hak ediyorsun.
Lütfen bu adrese git.
Lütfen dinle.
Ve… lütfen beni affet.”
Mektubun altında bir adres vardı.
Bir saat uzaklıkta.
Babaannem başını kaldırdı, gözleri doluydu.
“Elli yedi yıl sonra… Kemal’in bir sırrı mı vardı?” diye fısıldadı.
Sonra doğruldu.
“Ceketini al,” dedi bana.
“Gidiyoruz.”
Gittiğimiz ev küçük ve sessizdi. Kapıyı açan kadının gözlerinde, yıllardır taşıdığı bir yük vardı.