Hayır… Bu imkânsız...

Baran gözlerini kapattı.

Uzun süre konuşmadı.

Sonra cebinden telefonunu çıkardı.

Ekranda eski bir fotoğraf açtı.

Fotoğrafa baktığımda önce hiçbir şey anlayamadım.

Genç bir kadın vardı.

Kucağında birkaç aylık bir bebek tutuyordu.

Kadının yüzünde yorgun ama sıcak bir gülümseme vardı.

Baran telefonu bana uzattı.

“Bu kim?”

“Benim kız kardeşim.”

Şaşırdım.

Baran’ın yıllardır ölen bir kız kardeşinden bahsettiğini hiç duymamıştım.

“Senin kız kardeşin olduğunu biliyorum. Ama onu neden şimdi gösteriyorsun?”

Baran fotoğrafın üzerindeki bebeği işaret etti.

“Çünkü bu bebeğin omzunda da aynı doğum lekesi vardı.”

Kalbim hızla çarpmaya başladı.

“Ne?”

“Birebir aynı.”

Fotoğrafı tekrar inceledim.

Bebeğin omzunda gerçekten de küçük, kırmızı bir leke görünüyordu.

“Bu çocuk kim?”

Baran cevap vermeden önce birkaç kez yutkundu.

“Yeğenim.”

Sonra başını kaldırdı.

“Adı Derya’ydı.”

Bir süre sessiz kaldım.

“Derya’ya ne oldu?”

Baran’ın gözleri doldu.

“Yirmi dört yıl önce kayboldu.”

İçimde soğuk bir ürperti yayıldı.

“Nasıl yani?”

“Kız kardeşim Esra, Derya doğduktan birkaç ay sonra büyük bir bunalım yaşadı. Eşiyle sorunları vardı. Bir gün annemlere gitmek için evden çıktı. Derya da yanındaydı.”

Baran durdu.

“O gün ikisinden de bir daha haber alınamadı.”

“İkisi de mi?”

“Esra’nın cesedi birkaç gün sonra bulundu. Ama Derya yoktu.”

Boğazım düğümlendi.

“Peki çocuk?”

“Bulamadılar.”

Odaya ağır bir sessizlik çöktü.

Bebeğimize baktım.

Kızım hâlâ uyuyordu.

“Baran…”

“Ben çocukken Derya’yı çok seviyordum. Onu kaybettiğimizde henüz on iki yaşındaydım. Ailem yıllarca onu aradı. Polis, hastaneler, sosyal hizmetler… Her yere baktılar.”

“Peki doğum lekesi?”
Reklamlar