İki yıl önce, on bir yaşındaki kızım Defne’yi toprağa verdim

Bu bir benzerlik değildi. Bu acımın yarattığı acımasız bir halüsinasyon, karanlık bir oyun da değildi. Karşımda duran, etiyle kemiğiyle, nefes alan benim kızımdı. Defne’ydi. İki yıl önceki o kahredici günden bu yana hiç büyümemiş gibiydi ama gözlerindeki o çocuksu masumiyetin yerini derin bir yorgunluk almıştı.

"Anne?" dedi titrek, cılız bir fısıltıyla. Sesi, telefonda duyduğum o ince, korkmuş sesti. Sesindeki o çaresizlik tınısı ruhumu ortadan ikiye yardı.

Dizlerimin bağı çözüldü. Yere yığılmamak için kapı pervazına sıkıca tutunmak zorunda kaldım. Aklım, gördüğüm bu imkânsız manzarayı reddetmek için çırpınıyordu. İki yıl önce, üzerine toprak atılırken sinir krizleri geçirdiğim o küçük beyaz tabut, mezar taşına dokunduğum o buz gibi anlar beynimde yankılanıyordu. Ama bedenim, bir annenin en ilkel içgüdüleri benden önce davrandı. Ona doğru sendeledim, sonra bir adım daha attım. Önünde diz çöküp kollarımı boynuna sardığımda hissettiğim o tanıdık sabun ve vanilya kokusu, zihnimdeki tüm kara bulutları dağıttı.

Ona dokunabiliyordum. O gerçekti. Üşüyordu ama sıcacıktı.
Reklamlar