Ben de vakfın başkanlığını kabul ettim. İlk işim, kimsesiz anneler için geçici konaklama ve eğitim desteği sağlayan bir program başlatmak oldu. Programın adını “Sıcak Bir Şeyler” koydum.
Açılıştan bir hafta önce itiraz davasıyla ilgili ilk duruşma yapıldı. Karşı tarafın avukatı, Rıza Bey'le sadece birkaç saniye karşılaştığımı söyleyerek böyle büyük bir sorumluluğu hak etmediğimi ileri sürdü. Hakim bana söz verdiğinde saklanacak bir sırrım olmadığını söyledim.
“Evet, onu yalnızca bir kez gördüm. Bana hiçbir şey vaat etmedi. Ben de karşılık beklemedim. Bir yabancı üşüyordu, yardım ettim. İnsanın değerini ölçmek için kaç yıldır tanıştığımıza mı bakacağız?”
İtiraz o duruşmada kesin olarak sonuçlanmadı. Fakat belgeler ve Rıza Bey'in kendi el yazısıyla hazırladığı açıklamalar incelendiğinde karşı taraf iddialarını sürdüremedi; sonunda davadan vazgeçti. O gün binadan çıktığımda ilk kez omuzlarımın hafiflediğini hissettim.
Açılış gününde yağmur yağıyordu. Tıpkı 1998 yılının o kasım gecesi gibi.
Kapıdan ilk giren kişi, bebek arabasının başında tedirginlikle bekleyen genç bir anneydi. Üzerinde ince bir hırka vardı. Görevliye, “Kalacak bir yerim yok ama çalışmak ve okulumu bitirmek istiyorum,” dediğini duydum. Yanına gittim. Ona yaşını sormadım, geçmişini sorgulamadım.
“İçeri gel,” dedim. “Önce biraz ısın. Sonra birlikte bir yol buluruz.”
Genç kadının gözlerinde yıllar önce aynada gördüğüm korku vardı. Kızlarım biraz ileride duruyor, bize bakıyorlardı. Rıza Bey'in bıraktığı mirasın asıl anlamı işte o an ortaya çıktı.
Konuşmamı bitirirken kutudan çıkan son eşyayı gösterdim: Rıza Bey'in otuz yıl önce kullandığı eski, paslı bir anahtar.
Anahtarın yanındaki notta şöyle yazıyordu:
“Bu, kaybettiğim evimin anahtarı. Yıllarca hiçbir kapıyı açmadı. Sonra sen bana bir kapı açtın. Şimdi senden tek isteğim, o kapıyı başkaları için de açık tutman.”
Anahtarı vakfın girişine, küçük bir çerçevenin içine astırdım.