Başımı önüme eğdim. Attığım her aksak adım bir sınav gibiydi; kanla, terle ve on yıllarla inşa ettiğim bu krallık, sanık olduğum bir mahkeme salonuna dönüşmüştü. Sonra kanımı donduran o sesi duydum. "Beyefendi, dışarı çıkmanız gerekiyor. Müşteriler şikayet ediyor." Başımı kaldırdım. Gelen Kemal Bey’di, kat sorumlusu. Beş yıl önce bir depodaki yangında sevkiyatı kurtardığı için onu bizzat ben terfi ettirmiştim. Şimdi mi? Beni tanımadı bile. "Sizin gibileri burada istemiyoruz." Sizin gibileri. Bu zemini döşeyen, onun maaşını ödeyen, bayram ikramiyelerini veren kişi bendim. Çenemi sıktım. Sözler canımı yaktığı için değil; yakmamıştı. Ben savaşlar görmüş, dostlar gömmüş, çok daha kötülerini atlatmış biriyim. Ama o an, miras bıraktığım her şeye sirayet eden çürümeyi gördüm. Dönüp gitmek üzereydim. Yeterince görmüştüm. O sırada— "Hey, bekleyin." Bir el koluma dokundu. İrkildim. Kimse evsizlere dokunmaz. Kimse istemez. Gençti. Yirmilerinin sonunda.