"Seni birinin yerine koymak için değil," dedi annem. "O küçük kızın unutulmadığını göstermek için. Baban önce kabul etmedi. Sonra sen doğduğunda seni kucağına aldı ve uzun uzun ağladı."
Gözlerim dolmuştu ama hâlâ anlamadığım bir şey vardı.
"Madem her şeyi biliyordun, Hawaii'den neden bu kadar korkuyordun?"
Annem cevap vermeden önce derin bir nefes aldı.
"Çünkü Leilani yıllar sonra yeniden ortaya çıktı."
Babama ilk mektup gönderdiğinde ben on iki yaşındaymışım. Leilani, kızlarının mezarını taşıyan eski aile arazisinin satılacağını öğrenmiş. Mezarın başka bir yere nakledilmesi gerekiyormuş. Babamın da kararda söz sahibi olmasını istemiş.
Babam gitmek istemiş. Annem ise bunun yalnızca mezarla ilgili olmadığından korkmuş.
"Onun hâlâ Leilani'yi sevdiğini düşündüm," dedi. "İtiraf etmek istemedim ama kıskandım. Ölmüş bir çocukla, geride kalmış bir kadınla yarışmaya çalıştım."
"Peki babam gitti mi?"
"Hayır."
Annem gözlerini masaya indirdi.
"Ona gitmemesini söyledim. Gitmesi hâlinde evliliğimizin değişeceğini söyledim. Baban seni ve beni kaybetmekten korktu. Yolculuğu erteledi. Sonra hep başka bir neden buldu."