Mektubun devamında annem, Tuğrul'un bazı belgeleri görmek için ısrar ettiğini ve bu durumun kendisini rahatsız ettiğini anlatıyordu.
“Belgelerin aslını evde sakladım. Süreyya'ya zamanında anlatamadım. Onu üzmekten korktum. Ama bir gün bilmesi gerekirse bu defter ona ulaşmalı.”
Mektup burada bitiyordu.
Başımı kaldırdım.
“Güzide, Fikriye bunu nereden biliyordu?”
“Bana anlattığına göre, annenden kalan bazı eşyaların eski evinde saklandığını öğrenmiş. Tuğrul'un da o eşyalara ilgisi varmış.”
Bir an düşündüm.
Annem öldüğünde eşyalarının bir kısmını benim evime, bir kısmını depoya kaldırmıştık. Boşanma döneminde eşyalar birbirine karışmıştı.
“Fikriye benim evimde ne arıyordu?”
Güzide gözlerini kaçırdı.
“Bunu ona sorman daha doğru.”
Telefonumu çıkardım ve Fikriye'yi aradım.
İlk aramada açmadı.
İkincisinde ise sesi titreyerek konuştu.
“Süreyya?”
“Güzide bana kutuyu getirdi.”
Uzun bir sessizlik oldu.
“Demek artık biliyorsun.”
“Hayır, hiçbir şey bilmiyorum. Neden benim evimde gizlice araştırma yaptın?”
“Gelin de konuşalım, ne olur.”
“Bu kez gerçeği anlatacaksın.”
“Anlatacağım.”
Bir saat sonra kapım çaldı.
Fikriye, koltuk değneklerinden birine dayanarak içeri girdi. Yüzünde daha önce hiç görmediğim bir mahcubiyet vardı.
Masadaki kutuyu görünce gözleri doldu.
“Öncelikle senden özür dilemem gerekiyor.”
“Ben sana güvendim, Fikriye anne. Evimin anahtarını, odamı, hayatımı açtım. Sen benden ne sakladın?”
Başını eğdi.
“Bacağımı gerçekten kırdım. Çocuklarımın bana bakmayı reddettiği de doğru. Ama seni aramadan üç gün önce Tuğrul'la çok kötü bir tartışma yaşadım.”
“Ne hakkında?”
“Annenin arsası.”
İçimdeki huzursuzluk büyüdü.
Fikriye devam etti.
“Tuğrul birkaç yıl önce annenden kalan belgeler arasında bazı eksikler olduğunu öğrendiğini söyledi. Sonra seni arayıp eski evrakları istemeyi düşündüğünü anlattı. Ona artık hayatına karışmaması gerektiğini söyledim.”
“Peki sen neden karıştın?”
“Çünkü annene karşı yıllardır taşıdığım bir borç var.”