“Annem sana hayır demiş. Buna rağmen yıllar sonra hâlâ belgelerin peşindesin.”
“Ben sadece ne olduğunu öğrenmek istedim.”
“O zaman şunu öğren. Annemden kalan hiçbir belgeyi sana vermeyeceğim. Bu konuda benimle yeniden iletişime geçmeni de istemiyorum.”
Tuğrul sesini yükseltmeye başladı ama konuşmayı uzatmadım.
Telefonu kapattığımda ellerim titriyordu.
Bu kez korkudan değil, yıllardır içimde kalan bir hesabı kapatmış olmaktan.
Fikriye'yle görüşmem ise o kadar kolay olmadı.
Birkaç gün sonra bana bir mektup gönderdi.
İçinde ne kendini kahraman ilan eden cümleler vardı ne de yaptıklarını haklı göstermeye çalışan bahaneler.
“Süreyya, sen bana dört hafta boyunca karşılıksız iyilik yaptın. Ben ise geçmişteki hatamı düzeltmeye çalışırken senin güvenini kırdım. Annenin sana bırakmak istediği gerçeği gizlemeye hakkım yoktu. Onun eşyalarını izinsiz karıştırmaya da hakkım yoktu. Beni affetmek zorunda değilsin. Ama senden bir şey istemediğim ve seni çok sevdiğim için üzgün olduğumu bilmeni istiyorum.”
Mektubu iki kez okudum.
Sonra uzun süre düşündüm.
Fikriye'nin beni sevdiğinden kuşkum yoktu. Ama sevgi, birinin hayatıyla ilgili kararları onun yerine verme hakkı sağlamıyordu.
Bir hafta sonra onu aradım.
“Fikriye anne, sana bir şey söylemek istiyorum.”
“Dinliyorum canım.”
“Yaptığın şey beni çok incitti. Ama annemle ilgili gerçeği öğrenmemi sağladığın için de mutluyum. Bunlar birbirini ortadan kaldırmıyor.”
“Biliyorum.”
“Bundan sonra benimle ilgili hiçbir şeyi benden gizlemeyeceksin. Bir sorun varsa bana söyleyeceksin. Kararı ben vereceğim.”
“Buna söz veriyorum.”
Sesinde öyle büyük bir rahatlama vardı ki ben de gözyaşlarımı tutamadım.
Bir ay sonra Fikriye'yi kahve içmeye davet ettim.
Bu kez misafir odasında değil, salondaki koltukta yan yana oturduk.
Bacağındaki iyileşme ilerlemişti. Artık evinin içinde daha rahat hareket edebiliyordu.
Masada annemin küçük defteri duruyordu.
“Bunu saklayacağım,” dedim. “Ama artık bir sırrın parçası olarak değil, annemden kalan bir hatıra olarak.”
Fikriye deftere baktı.
“Annen seni çok severdi.”
“Biliyorum. Keşke son zamanlarında neler yaşadığını bilseydim.”
“Elinden geleni yaptığını bilirdi.”
Bir süre sonra Fikriye çantasından küçük bir fotoğraf çıkardı.
Annemle birlikte yıllar önce bir aile yemeğinde çekilmişlerdi. İkisi de gülüyordu.
“Bunu da sana getirdim,” dedi. “Bu kez saklamak yerine doğrudan vermek istedim.”
Fotoğrafı aldım. Annemin yüzüne baktım. Onu böyle mutlu gördüğüm günleri özlemiştim.
Fikriye'ye döndüm.
“Bir daha bana sürpriz yapacaksan, yalnızca çiçek getir.”
Önce şaşırdı, sonra ikimiz de gülmeye başladık.
O gün ona bütün kırgınlığımın geçtiğini söylemedim. Çünkü geçmemişti. Güvenin yeniden kurulması zaman istiyordu.
Ama kapıdan ayrılırken sarıldım.
Aylar sonra arsayla ilgili gerekli işlemleri kendi kararlarımla takip etmeye devam ettim. Annemden kalan diğer eşyaları da düzenledim. Fotoğrafları albüme yerleştirdim, defterini kitaplığımın en üst rafına koydum.
Tuğrul'dan bir daha haber almak istemedim ve o da hayatıma yeniden girmedi.
Fikriye ise her pazar beni aramaya devam etti. Artık birbirimizin hayatında hangi sınırların bulunduğunu daha iyi biliyorduk.
Bir zamanlar onun evime gelişini yalnızca zor durumda kalmış yaşlı bir kadına yardım etmek olarak görmüştüm.
Oysa o dört hafta, ikimizin de yıllardır ertelediği gerçeklerle yüzleşmesine neden olmuştu.
Annemin defterinin son boş sayfasına bir cümle yazdım:
“İyilik, birinin hayatını onun yerine yönetmek değil, gerçeği bilmesine ve kendi yolunu seçmesine izin vermektir.”
Sonra defteri kapattım.
Geçmiş artık değişmeyecekti. Ama geçmişin sırları da bundan sonra benim hayatımı