Şaşkınlıkla baktım.
“Nasıl bir borç?”
“Annen bana ölümünden önce telefon etmişti. Tuğrul'un arsayla ilgilendiğini, bazı kâğıtları bulmaya çalıştığını söylemişti. Bana onu durdurmamı rica etti. Ben oğlumla konuştum ama sonra mesele kapandı sandım.”
Sesi kısıldı.
“Annen öldükten sonra sana bunları anlatmalıydım. Ama seni zaten yas tutarken gördüm. Ardından evliliğiniz bozuldu. Hep yanlış zaman olduğunu düşündüm.”
“Sekiz yıl boyunca mı?”
Cevap veremedi.
“Peki benim evimde ne aradın?”
“Tuğrul'un sözünü ettiği eski belgeleri. Senin bilmediğin bir şey varsa, ona senden önce ulaşmak istedim. Üstelik annenin defterinin de o evraklar arasında olabileceğini düşünüyordum.”
Öfkeyle ayağa kalktım.
“Bana sorabilirdin!”
“Haklısın.”
“Ben sana hayır derim diye mi korktun?”
“Evet. Bir de Tuğrul'un adını duyduğun an konuşmayı bitireceğinden korktum.”
Bu doğruydu. Ama korkusu yaptığı şeyi haklı çıkarmıyordu.
“Bunları nerede buldun?”
“Misafir odasının dolabının üstündeki eski çantada. Bir gün sen işteyken bakmaya başladım. Kutunun içindekileri görünce de ne yapacağımı bilemedim.”
“Niye hemen bana göstermedin?”
“Çünkü önce neyle karşı karşıya olduğumuzu anlamak istedim.”
“Benim yerime karar vermişsin.”
Başını salladı.
“Evet. En büyük hatam buydu.”
İlk defa aramızda gerçek bir mesafe hissettim.
Ama hâlâ açıklanmayan bir şey vardı.
“Güzide'ye neden verdin kutuyu?”
“Çünkü birkaç gün önce Tuğrul beni aradı. Senin evinde olduğumu öğrenmiş. Eski eşyalar arasında bir şey bulup bulmadığımı sordu. Yalan söyledim. Hiçbir şey bulmadığımı söyledim.”
“Sonra?”