Olay yaşanmadan önceki akşam, alışverişten ellerinde plaj terlikleri, güneş kremleri ve yüzlerinde geniş gülümsemelerle döndüler. Hawaii artık bir plan değildi; rezervasyonu yapılmıştı. Davut, sanki ben çoktan kabul etmişim gibi konuştu. Kader bana "Ece’nin güvendiği tek kişi" dedi; bu bir minnet değil, bir stratejiydi. Tekrar reddettim. Ece’yi değil, hiçbir zaman onu değil; sınırları olmayan, acısı olmayan, yorulmayan bir bedenim varmış gibi davranılmasını reddettim.
Ertesi sabah tuhaf bir şekilde sakindiler.
Davut beni mutfağa çağırdı. Kader, elinde Ece’nin çoktan hazırlanmış bebek çantasıyla merdivenlerin yanında duruyordu. Neler olduğunu daha kavrayamadan, Davut kolumu kavradı; sertçe. Kader, Ece’nin ana kucağını kaptı. Bunun mantık çerçevesine dönüldüğü an bitecek korkunç bir aile kavgası olduğunu düşünerek bağırdım. Bunun yerine, bizi bodrum kapısına doğru sürüklediler.
Her şeyi hatırlıyorum. Ece’nin ağlamaya başlamasını. Ayakkabılarımın zeminde kayışını. Kader bodrum kapısını açtığında mideme oturan o ağır korku yükünü. Davut beni basamaklardan aşağı itti. Kader, ana kucağını arkamdan fırlattı. Sonra hayatımın geri kalanı boyunca duyacağım o kelimeler geldi: