Selin o öğleden sonra geldi. Kapıyı açtığımda elinde market poşetleri vardı. Taze yiyecekler. Et. Meyve. Aylardır almadığım şeyler… “Tartışmaya gelmedim,” dedi. “Ama üzerindeki baskıyı anlıyorum. Satmak bencilce değil, mantıklı olandır.” Poşetleri yere bıraktı. “Peki evi tutmak?” Selin duraksadı. “Karmaşık.” “Sadece senin için.” Bu cümle bir yere dokundu. İtiraz etmedi, sadece bir kez başını salladı ve gitti.
Mert ertesi gün geldi. Hediye yoktu. Yumuşak bir üslup da yoktu. “Gerçekten evi tutmayı düşünmüyorsun herhalde,” dedi. “Henüz karar vermedim.” “Babamın istediği bu olmazdı.” Neredeyse gülecektim. “Adam ne istediğini kelimesi kelimesine söyledi.” “O sırada ne halde olduğunu bilmiyorsun,” diye tersledi Mert. “Seçim yapabilecek kadar net olduğunu biliyorum,” dedim. Mert verandada bir ileri bir geri yürüdü. “Bize ait olan bir şeyi alıyorsun.” “Baban bana bir seçim hakkı verdi. Bu farklı.” Durdu ve bana baktı. “Buna pişman olacaksın.” Cevap vermedim. O da çekip gitti.
Ertesi sabah Tuna Bey’i aradım ve Nuri Amca’nın evinin içini son bir kez görmek istediğimi söyledim. Kabul etti. Yedi çocuğumun hepsini yanımda götürdim. Onlar verdiğim her kararın bir parçasıydı. Tuna Bey ön kapıyı açtı. “Birkaç saatiniz var.” Başımı salladım.