Zihnim o güne, o karmaşık saatlere geri döndü. Normal doğumum oldukça zor geçmişti, bitkin düşmüştüm. Defne'yi kucağıma verdiklerinde sadece birkaç dakika görebilmiştim. Sonra bir hemşire telaşla odaya girmiş, bebeğin solunumunda hafif bir düzensizlik olduğunu, rutin kontroller için onu yenidoğan yoğun bakım ünitesine götürmeleri gerektiğini söylemişti. Onu benden aldıkları o kısacık an, hayatımızın en büyük kabusunun başlangıcıydı. Tam altı saat sonra onu bana geri getirdiklerinde, yüzündeki o incecik şişlik inmiş, saçları kurumuş ve rengi açılmıştı. Yenidoğan bebeklerin değiştiğini düşünmüştüm, bir an bile şüphelenmemiştim.
Burak'ın gözlerindeki yaşı ilk defa o an gördüm. Yanıma çöküp kollarımdan tuttu. "Aylin... Bizim bebeğimiz nerede?"
O cümleyi duyduğum an içimdeki o vahşi, ilkel anne içgüdüsü patlak verdi. Mantığım devreden çıkmış, yerini sadece yavrusunu arayan bir aslanın öfkesi ve paniği almıştı. Üzerime ne giydiğimi bile hatırlamıyorum. Beş dakika içinde Defne'yi dikkatlice pusetsine yerleştirip arabaya bindik. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu, sileceklerin sesi kalbimin ritmine ayak uyduruyordu.