Eşyalarını topla, taşıyıcı anne

“Eşyalarını topla, taşıyıcı anne… bu ev hiçbir zaman senin olmadı.”

İmam henüz kocamın tabutunun başında dualarını bitirmemişken, Mukaddes Hanım’ın sesi Polatlı Merkez Camii’nin duvarlarında yankılandı.

Bir elim sekiz aylık hamile karnımın üzerinde, diğer elim ise evlilik günümüzde avucuma bıraktığı gümüş cevşene sıkı sıkıya sarılmış halde, Kenan’ın tabutunun önünde duruyordum. Bolu tüneli yolundaki o kazadan beri sadece dört gün geçmişti. İncek’teki evimizin kapısını çalan bir polis memurunun, bana Kenan’ın arabasının uçuruma yuvarlandığını söylemesinden beri topu topu dört gün…

Kenan Mertoğlu sıradan bir adam değildi. Türkiye’nin en güçlü teknoloji şirketlerinden birinin sahibiydi. Dergilerde boy gösterir, büyük panellerde konuşur, bankalar ve hastanelerle milyon dolarlık anlaşmalar imzalardı. Ama benim için o, gece yarısı saat ikide yalın ayak mutfağa sızıp tatlı çörek arayan ve doğmamış bebeğimizle, sanki çocuk ona hemen cevap verebilecekmiş gibi konuşan adamdı.

Kayınvalidem Mukaddes Hanım, beni hiçbir zaman hazmedememişti.

Onun gözünde ben hep “sıradan bir devlet okulu öğretmeni”, bir şekilde köklü bir soyadına sahip bu aileye sızmayı başarmış Bağcılar varoşlarından gelen o kızdım. Küçük kızı Feride de bana tıpkı annesi gibi davranırdı. Her aile yemeği, şık sözlerin altına gizlenmiş sessiz birer aşağılamaya dönüşürdü: Elbisem “fazla rüküştü”, şivem “fazla taşralıydı” ve umuyorlardı ki bebek “Mertoğlu ailesine benzerdi.”
Reklamlar