Fakat Kenan hayattayken, hiç kimse bana dokunmaya cesaret edemezdi.
Şimdi ise beyaz zambaklarla kaplı koyu renkli ahşap bir tabutun içinde yatıyordu ve onlar, sanki cenazede değil de başka bir iş toplantısındaymış gibi gülümsüyorlardı.
Mukaddes Hanım elinde sarı bir zarfla bana doğru yürüdü. Topuklu ayakkabılarının mermer zemine vuran sesleri keskin ve keskindi.
“İşte gerçek burada,” dedi, herkesin gözü önünde birkaç parça kağıdı havaya kaldırarak. “DNA testi. O çocuk oğlumdan değil.”
Bir an için nefesimin kesildiğini hissettim.
Kalabalık bir anda fısıldaşmaya başladı. İş insanları, bürokratlar, akrabalar, şirketin en güvenilir çalışanları… Herkes sanki bir suç işlemişim gibi yüzünü bana çevirdi.
“Bu bir yalan,” diyebildim zorlukla, ama sesim paramparça çıkmıştı.
Mukaddes Hanım hafifçe güldü.
“Oğlum öldü ama aptal değildi. Senin ne mal olduğunu zaten biliyorduk. Fırsatçı. Onu başka bir adamın çocuğuyla kapana kıstırmaya çalışan bir hiç kimse.”
Feride yaklaştı. Ben daha ne olduğunu anlamadan sol elimi kavradı. Tırnakları etime battı.
“Ve bu da sana ait değil.”
Alyansımı parmağımdan öyle bir hırsla çekti ki, parmağımı soydu. Yüzük, adeta kazanılmış bir ganimet gibi avucunun içine düştü.
“Şu haline bir bak,” dedi Feride yüzüğü herkese göstererek. “Dul, beş parasız ve piç bir çocukla hamile.”
Bacaklarım titredi. Karnımdaki oğlumun hareket ettiğini hissettim; sanki o da bu acımasızlığı duyabiliyordu.
Mukaddes Hanım o sahte kağıtları Kenan’ın tabutunun üzerine bıraktı ve bana doğru eğildi.
“Bugün o evden gidiyorsun. Hesaplar donduruldu. Arabalar, mülkler, şirket… Her şey asıl sahibine, yani gerçek ailesine geri dönüyor.”
Bu kabustan uyanabilmek için dua ederek tabuta baka kaldım. Kenan, evden çıkmadan önceki son sabahında bana garip bir şey söylemişti: