Hasan ona baktı.
Sonra parayı aldı.
“Tamam,” dedi. “Yolcusun.”
Bu, Emre için önemliydi.
Çünkü kurtarılmış olmak başka, normal sayılmak başka şeydi.
Aylar geçti.
Emre’nin hayatı kolaylaşmadı ama değişti.
Annesi sosyal destek aldı.
Bir akrabalarının yanında yeni bir düzen kurdular.
Veysel’in davası sürdü.
Emre terapiye başladı.
Okula düzenli gitti.
Hasan her sabah aynı durakta yine bir dakika bekledi.
Ama artık kimse sesini çıkarmıyordu.
Hatta bazen erken gelen yolcular bile yokuşa bakıyor, “Emre geliyor mu?” diye kontrol ediyordu.
Otobüsün içinde küçük bir dayanışma doğdu.
Neriman Abla fazla poğaçaları okul çocuklarına veriyordu.
Kasklı adam, sanayide çocuk işçi gördüğünde artık susmuyordu.
Bakkal, dükkânın camına bir kağıt astı:
“Bir çocuk yardım isterse dinleyin.”
Hasan o kâğıdı görünce içinden hem kızgınlık hem rahatlama geçti.
Geç kalmıştı.
Ama yine de bir yerden başlamıştı.
Bir yıl sonra belediye, Hasan’a plaket vermek istedi.
Sahnede konuşması istendi.
Hasan kravat takmayı sevmezdi.
Ama o gün temiz gömlek giydi.
Salonda okul müdürü, polisler, mahalleli, yolcular ve Emre vardı.
Hasan mikrofona geçti.
Kâğıt hazırlamamıştı.
Sadece şunu söyledi:
“Ben kahraman değilim. Ben sadece bir çocuğun her sabah aynı saatte koştuğunu fark ettim. Sonra bir gün koşmayınca, bunun normal olmadığını düşündüm. Keşke hepimiz bunu daha erken öğrensek. Çocuklar bazen ‘yardım edin’ demez. Sadece geç kalır. Sadece susar. Sadece gözünü kaçırır. Bizim işimiz, o suskunluğu duymak.”
Salonda kimse alkışlamadı önce.
Herkes yutkundu.
Sonra Emre ayağa kalktı.
Alkışı o başlattı.
Hasan’ın gözleri doldu.
O gün plaketin üstünde şu yazıyordu: