Tapusu bizdeydi ama

“Anne, baba… Özür dilerim,” dedi Serkan, boynumuza sarılarak, “Ben zarafeti kıyafetlerde, görgüyü pahalı latte’lerde sanmıştım. Ama asıl zarafet sizin onca yıl bana kimseye muhtaç olmadan yaşatmanızmış. Meğer ben bir yuva değil, bir vitrin kurmaya çalışıyormuşum.”

O gün Serkan o evi boşalttı. Biz evi satmadık, gerçekten de kiraya verdik. Serkan ise Ankara’da daha küçük, mütevazı bir daire kiraladı. Kendi maaşıyla, kendi mobilyalarını aldı. Melis ve annesi mi? Onlar yeni bir “yatırımlık damat” adayı bulmak için çoktan başka sulara yelken açmışlardı bile.

Aradan bir yıl geçti. Geçen hafta Serkan bizi aradı. Sesi hiç olmadığı kadar huzurlu geliyordu. “Anne,” dedi, “İş yerinden bir arkadaşımla nişanlandık. Adı Elif.
Reklamlar