Evlilik dediğin biraz da sınır bilmekti

“Ayşe…” dedi. “Buraya girmemeni söylemiştim.”
Duvardan bir tabloyu aldım, titreyen ellerimle ona doğru uzattım.
“O kim?” Sesim çatladı. “Bunca yıl… bunca yıl… beni mi aldattın? Bu senin… başka birin mi?”
Mehmet poşeti yere bıraktı. Bir adım attı, elimi tutmak istedi. Geri çekildim. İçimde biriken kırgınlık, korku ve öfke tek bir şeye dönüşmüştü: “Gerçeği söyle.”
Mehmet derin bir nefes aldı. Gözleri doldu.
“Uzun bir hikâye,” dedi. “Ve inanmakta zorlanabilirsin… ama bilmeye hakkın var.”
Atölyenin ortasındaki eski tabureye oturdu. Ben ayakta kaldım. Sanki bacaklarım bana ait değildi.
“İlk portreyi,” dedi, “evlendiğimiz yıl çizdim. Fabrikadan çıkmıştık. Saçında o kırmızı fuları takıyordun. Bana dönüp gülmüştün… O an aklımdan geçti: ‘Bunu kaybetmek istemiyorum.’”
Gözlerimi kısıp tabloya baktım. Kadının yüzüne… burnuna… gülüşüne… Bir şimşek gibi bir tanıdıklık çarptı ama ardından yeniden karardı. Sanki zihnim bir şeyi tutmak istiyor, ama avuçlarımdan kaydırıyordu.
Mehmet devam etti:
“Sen yıllar boyunca değiştin. Hepimiz değiştik. Ama bir gün… senin aynaya bakıp ‘Ben yaşlanmışım’ dediğini duydum. Sesin öyle kırılmıştı ki… O gece garaja indim ve seni çizdim. Çünkü ben seni yaşlandığın için değil, yaşlandığın hâlinle daha da sevdim.”
Boğazım düğümlendi. “Ama… neden sakladın?” diyebildim.
Reklamlar