Dokuzuncu yılımda şehrin biraz dışındaki eski bir evi gördüm. Bahçesi genişti, girişinde siyah demir bir kapı vardı ve arka tarafta yıkılmaya yüz tutmuş müstakil bir garaj bulunuyordu. Banka kredisi, yıllarca yaptığım tasarruflar ve geceleri özel sipariş yetiştirerek biriktirdiğim parayla o mülkü alabildim. Ev gösterişli değildi ama benimdi. Garajı baştan aşağı yenileyip atölyeye çevirdim. Çatısını güçlendirdik, zemine yeni hat çektik, ısı yalıtımı yaptık. Evin alt katında küçük bir misafir süiti de vardı; ileride annem ya da İpek için değil, gerektiğinde yorgun düşen çalışanların ailesiyle kullanabileceği güvenli bir alan olsun diye düşünmüştüm. On birinci yılda çalışan sayımız on ikiye çıktı. İki Alman çoban köpeği sahiplendim: Kuzey ve Yaman. İkisi de eğitimliydi; saldırgan değil, sakin ve kontrollüydüler. Kapı, kameralar ve köpekler korku için değil, emek verilmiş bir hayatın sınırları içindi.
Bu on iki yıl boyunca annemden sadece iki kısa mesaj aldım. Biri Necla’nın mezarının bakım işlemleri için imza isteği, diğeri de hiçbir açıklama yapmadan doğum günüm kutlu olsun yazan, adeta yanlış kişiye gönderilmiş gibi soğuk bir mesajdı. İpek ise hiç yazmadı. Ama insanlar küçük yerlerde birbirinden haberdar olur. Koral’ın daldan dala atlayan işlerinden, sürekli değişen kiralık evlerinden, çocuk sayısının üçe çıktığından kulağıma bazı şeyler geliyordu. Yine de kapımı çalana kadar onların hayatına dönmedim. Onlar ise belli ki benimkinin içine doğrudan yerleşebileceklerini düşünmüştü.