Bu iki kelime içimi paramparça etti.
Miray ağlamaya başladı.
“Bazen… bazen bunun doğru olmadığını düşünüyorum. Sanki birinin ölmesi gerekti ki ben yaşayabileyim.”
Yanına yaklaştım.
“Hayır.”
Miray sustu.
“Utku senin yaşamanı istedi.”
Elimdeki mektubu ona gösterdim.
“O bunu yük olsun diye yapmadı.”
Miray dudaklarını ısırdı.
Sonra çantasından küçük bir fotoğraf çıkardı.
Fotoğrafta Utku ile Miray hastane bahçesindeki bir bankta oturuyordu.
Utku çok zayıftı.
Ama gülümsüyordu.
Uzun zamandır görmediğim kadar büyük bir gülümsemeydi bu.
Fotoğrafın arkasında oğlumun el yazısıyla tek bir cümle vardı:
“İkimizden biri geleceği görecekse, gördüklerini diğerine anlatacak.”
Dizlerimin bağı çözüldü.
Yakındaki banka oturdum.
“Bu ne demek?”
Miray yanıma geldi.
“Bana hep yapmak istediği şeyleri anlatırdı,” dedi. “Denizi görmediği yerlerde görmek, üniversiteyi bitirmek, annesini bir gün Kapadokya’ya götürmek…”
İçimde bir şey sızladı.
Kapadokya.
Utku çocukluğundan beri beni oraya götürmek isterdi.
“Sonra bana,” diye devam etti Miray, “Eğer ben yapamazsam sen yap. Ama anneme fotoğraf gönder, dedi.”
Başımı çevirdim.
“Fotoğraf mı?”
Miray hafifçe gülümsedi.
“Evet.”
Sonraki aylarda hayatım garip bir biçimde değişti.
Acım geçmedi.