Küçük metal bir kutu çıkardım.
Onu Murat’la paylaştığımız yatak odasına götürdüm ve kapıyı kapattım.
Uzun bir süre sadece yatağın kenarında oturup kutuya baktım.
Sonra açtım.
İçinde belgeler, daha önce hiç görmediğim iki anahtar ve üzerinde Murat’ın el yazısıyla adımın yazılı olduğu kapalı bir zarf vardı.
Bir dakika boyunca zarfa baktım. Ellerim titriyordu.
Açtım.
“Sevgilim, eğer bunu okuyorsan artık burada değilim. Hayattayken sana söyleyemediğim bir şey var. Sandığın adam değilim ama gerçeği bilmeye hakkın var…”
Yazılar bulanıklaştı. Gözlerimi kırpıştırıp okumaya devam ettim.
Yıllar önce yaptığı bir hatadan bahsediyordu — zor bir dönemimizde. Biriyle tanıştığını yazmıştı.
Her şeyi açıklamıyordu. Daha fazla cevabın olduğunu ve anahtarların beni onlara götüreceğini söylüyordu. Gerçeği öğrenmeden ondan nefret etmememi istiyordu.
İşte o an çarptı bana.
Kocamı aslında hiç tanımamıştım.
Yere çöktüm, mektubu sıkıca tutarak.
“Allah’ım Murat… Ne yaptın?”
Aşağıda çocuklar çizgi film izliyordu. Annelerinin dağıldığını duymamalılardı.
Mektubu tekrar, daha dikkatli okudum.
Bir itiraf yoktu — sadece yönlendirmeler.
Son satırda şunu yazmıştı:
“Devamını öğrenmek istersen küçük anahtarı kullan. İlk cevap tavan arasında. Lütfen orada durma.”
Hepsi buydu.
Ne yaptığını söylememişti.
Ortaya çıkarmayı bana bırakmıştı.
Anahtarlara baktım — biri büyük, biri küçük.
“Bunu planladın,” diye fısıldadım. “Bulacağımı biliyordun.”
Neredeyse yukarı çıkmayacaktım.
Ama görmezden gelirsem bir daha asla uyuyamazdım.
Salondan geçerken Kerem başını kaldırdı.
“Anne? Neden bağırıyordun?”
“Bir şey düşürdüm,” dedim hızlıca. “Kardeşlerinle kal.”
Tavan arası merdiveni gıcırdayarak aşağı indi.
Murat, kendini son güçlü hissettiği ayda tavan arasını düzenlemişti. Şimdi ne sakladığını merak ediyordum.
Yaklaşık bir saat aradım. En arka duvara ulaştım.
Yıllardır açmadığım sedir ağacından yapılmış bir sandık vardı.
Küçük anahtar uydu.
Çevirdim.
İçinde iple bağlanmış mektup demetleri, banka dekontları ve özenle kâğıda sarılmış bir şey vardı.
Ellerim titreyerek açtım.
Yeni doğmuş bir bebeğe ait hastane bilekliği.
Pembe.
Üzerindeki tarih dizlerimin titremesine neden oldu.
Sekiz yıl öncesine aitti — Murat’la en büyük kavgalarımızdan birinden sonra üç ay ayrı kaldığımız döneme.
“Hayır…” diye fısıldadım.
İsme baktım.
Azra.
Boğazım düğümlendi. Mektuplara uzandım.